Karanlık ve bulutlu günlerin ardından gelen, berrak bir gökyüzü ve tüm kış o görkemli yüzünü bugüne saklayan, tüm ihtişamıyla içimi ısıtan güneş. Fazla vakit kaybetmeden soluğu deniz kenarında aldım. Hafta sonunu bulan bu sıcak gün ise insanları sokağa çıkmaya teşvik etmek için yeterli bir sebepti. Kalabalığın içine karıştım. Üzerime gelir gibi heryerden insan yağmuru... Plastik bir bardakta çay alıp oturdum bir köşeye. Sağ tarafımda boyama kitabı ve oyuncak satanlar, arkada çiçek satan romanlar, solda taksiler ve karşımda bir büfe. Kimi karın doyuruyo, kimi ekmek parasının peşinde. Sevgilisiyle günün tadını çıkaranlardan bahsetmiyorum bile. Çünkü onların yokluğu, yadsınamayacak bir eksiklik olurdu. Daldım biraz, gürültü ve seslerle.
Mutluluk ve arayışın ne boyutlarda sorgulanması gerektiği konusunda tereddütlerim vardı, evet, ama şu güzel günde düşünülecek belki de en son şeydi. Çünkü bu denli çok insan içinde bir tek mutsuz insan ben olamazdım. Ancak mutsuzluk sebepleri arasında kıyas yapmak gerekirse, kendimi herkesin dışında tutarım. Somut şeyler uğruna gözyaşı dökebilecek biri olmadığımdan kaynaklansa gerek. Ama hayatın her insanın bünyesinde yarattığı tepki bir olmuyor. Ya da insanların bakış açıları, öngörü ve hoşnut olma seviyeleri gibi. Hayatı göğüsleyebilme cesareti ise apayrı birşey. Bu yüzdendir ki, mücadele kelimesinin yanına en yakışan kelime "hayat". Soylu kraliyet ailelerinden tutun da evsizlere ve aç susuz insanlara kadar herkesin birleştiği ortak payda. Kimine altın tepside sunulur, kimine kese kağıdıyla. Birbirlerinden ayrıldıkları konu ise, kişinin bundan ne anladığı ve bununla ne yaptığıdır.
Oturduğum yerde derin derin düşünüyordum bunları, hep sorgulanan ögeler. Güneş inceden gözlerime vururken çayımın bittiğini farkettim. Sanırım daralmak için yanlış zaman olmalıydı. İklim uygun olsa da. Martılar ötmeye devam ede dursun; kasvetli evime döneyim bende...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder