18 Kasım 2011 Cuma

Varlık 1-2 Yokluk


Aslolan varlık mıdır yoksa yokluk mu? Varlığın sorgulandığı dünyamızda yokluğun varlığından bahsetmeyişimiz bir çelişki olabilir mi? İnsanoğu belki farkında değil ya da yokluk göz ardı etmek istediği bir olgu sadece. Var oluşumuzdan ötürü olsa gerek, her zaman bir neden arayıp durduk varlığımızın altında. Bunu çözümlediğini düşünenler de var, yıllarca arayıp bir cevap bulamayan da. Sahip olduğumuz bilgi ve materyaller farklı sonuçlara ulaşmamıza yardımcı olabilir. Ancak bunları baz almak istemeyenlerin sorularının cevapsız kalacağı da aşikâr. Buna paralel olarak, her bireyin (varlığı sorgulayan veya cevap arayan) tatmin olacağı cevaplar farklı olacaktır. Çünkü bu arayışın sonunda kimi huzuru bulmak isterken, kimi de varlığından vazgeçmesine sebep olabilecek bir sonuçla karşılaşmamak isteyecektir. Veya vazgeçmesine engel olacak ufak bir yanıt yakalamak isteyecektir. Sonuç, öyle ya da böyle kimisini mutlu ederken, kimisini mutsuz edecektir. Çünkü net bir cevap bulmanın pek te mümkün olmadığı ortadadır.

Yokluğun durumu biraz daha farklıdır. Bunun maddi (para, ev vb.) yokluk olarak algılanması yanlış olur. Zira varlığa paralel olarak yokluğun da manevi bir durum olduğunun farkında olunması gerekir. Çünkü şu an günümüz popüler kültür ve emperyalist yaşam tarzına adapte olmuş halk ve insanların bu durumdan bi haber oldukları da ayrı bir konudur. Yokluk deyince, ilk düşünülen şey şu an var olan bizlerin öldükten sonra yok olacağı şeklindedir. Ancak aslında var olmadan önce de yok olduğumuzun bilincinde olmak şarttır. Çünkü olmayan tek bir hücrenin var olan bir canlı bünyesinde oluşması ve o hücrenin bir başka canlıda bir yumurtada hayat bulması oldukça enteresan bir olaydır. Hangi minerallerden oluştuk, hangi besin maddelerinin sonucunda açığa çıktık, bilinmeyen ve bilinmesi mümkün de olmayan (günümüz tıp sınırları dahilinde) bir durum. Varlık ve yokluk birbirini tamamlayan iki eylem olduğu gibi birbirinin zıttı görünen olgulardır da. İki kez yok olan varlığımızın, var iken de mutlak yokluğa erişeceğini zaten biliyoruz. Peki yokluğumuzun var olacağını varlığımızdan önce kim biliyordu? Elbette hiç kimse. Şunu anlıyoruz ki, var olmadan önceki yokluğumuz, var olduktan sonraki yokluğumuzla fiziksel olarak benzeşse de mental olarak aslında algılayabileceğimiz veya kaldırabileceğimiz şeylerden biraz daha fazlası gibi görünüyor.

Şu an ki varlığımızın sebeplerini ararken bakmadığımız bir yer; varlığımızdan önceki yokluğumuz. Maddesel olarak oluşum sürecimizden önce ne gibi sebepler veya ne gibi tesadüfler sahip olduğumuz varlığı elde etmemizi sağladı? Elimizde olmayan iki adet yokluk ve bir varlık sürecine sahibiz. Ancak varlık, yoklukla doldurulamayacak kadar değerlidir. Felsefik boyutlarını bırakın felsefeciler tartışa dursun, varlığınızın ikinci yokluğunuza kadar olan kısmının gerçek manasıyla 'var' olmasını siz sağlayın.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

formspring.me

haydi sor sor :)... http://formspring.me/nanikdepresiff

10 Nisan 2011 Pazar

formspring.me

haydi sor sor :)... http://formspring.me/aralmn

31 Mart 2011 Perşembe

Su, Sevgi, Nefret

Denizler ve okyanuslar. Alabildiğine uçsuz bucaksız, bir kıyıdan baktığında ufuktan ötesini göremediğin sular. İnsanın kulağına çok basit geliyor aslında. Deniz ve okyanus. Biri birinden biraz daha büyük. Sayı olarak biri diğerinden daha fazla. Tanım olarak birbirlerinden farklılıkları olsa da aslında pek te farklı değiller. Şöyle ki; iki Hidrojen ve bir Oksijen atomunun bir araya gelmesiyle su molekülü oluşuyor ve bu moleküllerin milyonlarca, milyarlarca veya trilyonlarca, hatta daha da fazlasının bir araya gelmesi denizleri ve okyanusları oluşturuyor. Moleküller haricinde ihtiva ettikleri yine milyonlarca canlı ve cansız bünyeyi barındırıyorlar. Ancak işin özünde sadece iki Hidrojen ve bir Oksijen atomu var. Peki ya insan?

Buraya kadar anlattıklarım yapacağım teşbih için fikir edinme aşamasıydı. Şimdi insanı irdeleyelim.

İnsan... Dünya üzerinde milyarlarcası doğmuş, ölmüş ve yaşayan canlı türü. Bir çok farklılıkları olan bir çok insan ırkı var. Asyalı, Afrikalı, Avrupalı vs... Irk ve kişilik olarak farklılıkları olsa da aslında aynı şeyleri yaşayıp ifa eden, farklı zaman ve mekanlarda bir çok ortak paydayı farklı tarzlarda paylaşıp yaşamını idame ettiren milyarlarcasıyız. Bir çok farklılığı kişilik ve bünyesinde barındırsa da insan, (fizik ve mental yapısı farklı formlarda olmasına rağmen) aslında iki şeyi istisnasız her biri taşır: sevgi ve nefret. Evet, su molekülünün Hidrojen ve Oksijen ile oluşması gibi insan da yalnızca sevgi ve nefret duygularının birleşmesiyle insan olur. Şöyle düşünelim; insan hayatından bir çok şey gelip geçer ya da gelir ve kalır veya başta vardır sonra gider. Örnek vermek gerekirse, anne & baba sevgisi. Bu duygu doğduğumuz andan itibaren içgüdüsel olarak sahip olduğumuz bir duygudur. Zamanla çocuk, öncelikle anneye bağlanır, sonra baba sevgisi gelişir. Kötü ebeveynlere sahip çocukların ise doğduklarında edindikleri sevgi, zamanla yerini nefret duygusuna bırakır. Aklın bir köşesinde çok derin kazınan fikirler zaman geçse de kaybolmaz. Bir çocuk, anne babasına karşı nefret ya da sevgisiz bir yaklaşımda (nötr diyebiliriz) bulunamaz. Çünkü hissiyat dünyamızda şöyle bir algı vardır; hayatmızın önemli yerlerinde bulunan kişiler veya olgular ya sevgi ile barınır ya da nefretle. Nötr durabileceğimiz şeyler ise bizim için önem teşkil etmeyen veya hayatımızın içine girmeyip teğet geçen kişi ya da olgulardır. Sevgi ve nefret önem verdiklerimiz üzerinde oluşur. Azalabiliteleri olsa da tamamen kaybolabilmeleri mümkün değildir. Bu örneklemeye sevgilinizi, bir lideri veya bir arkadaşınızı da katabiliriz.

Kişilerden başka farklı olgular üzerine de insanın sevgi ve nefret duyabilme yeteneği oldukça gelişmiştir. Ancak çok ince bir detay vardır burda. Bir insan bir müzik türüne veya bir spor dalına nefret ve sevgi duyabilir. Bu olgulara karşın duyguların oluşmasında olgu ve türlerin tek başına etkisi yoktur. Ana sebepleri ancak ve yine insan kaynaklı olmak üzere bahsettiğimiz ve benzeri olgulara bu duygular oluşup gelişebilir.

Aslında kulağa çok basit gelen ve hepimizin hemen her gün benzeri sebep ve olaylarla yaşadığımız bu duyguların, iyi & kötü, güzel & çirkin gibi karşıt algılarla başımıza geldiğinin farkında değiliz. Yazımın başında verdiğim su örneğiyle sona gelelim.

Hidrojen ve Oksijen. İki ayrı gaz atomu, bir kimyasal tepkime ve neticesinde oluşan su. İnsan, oksijene bağımlı bir canlı. Oksijene olduğu gibi suya da bağımlı. Ayrıca insan vücudunun %70 kadarının sudan oluştuğunu biliyoruz. Hidrojen ise Oksijene göre insan için oldukça zararlıdır. Hidrojen dolu bir ortamda nefes almaya çalışmak demek bir kaç saniyede ölmek demektir(uçan balonları söylemek isterseniz, balona ateşle yaklaşmamanızı tavsiye ederim, zira Hidrojen yanıcı bir gazdır). Bu tanım ve açıklamalar neticesinde Hidrojeni nefrete, Oksijeni sevgiye benzetebiliriz. Şöyle ki; oksijen yani mutluluk insanın her zaman olmazsa olmazıdır. Hidrojen yani nefret ise insanı asabiyete sürükleyip doz aşımında öldürebilecek kadar güçlüdür. Bu benzetmelerin sonucunda, nefret olmasa daha güzel olur diyebilirsiniz, ancak insan vücudu oksijensiz yaşayamadığı gibi susuz da yaşamını sürdüremez. Bir kez daha tekrarlayalım; su, iki Hidrojen ve bir Oksijen. Peki insan? Evet! 'Nefret' ve 'Sevgi' ...

26 Mart 2011 Cumartesi

kısa giriler...

" 'hayattan bir beklentim yok' diyenler, bu dünyada ki en büyük "istemem yan cebime"cilerdir."
"hayaline sarıldım, yorganımı çektim, sıcacık ayaklarınla buz kesmiş ayaklarımı ısıtıyorum. nefesin süzülürken boynumdan ellerimle sıkıca tutuyorum seni; yanımdaymışçasına. seni sevmekten alıkoyamıyorum kendimi..."
 "saçlarım beyazladı, beyazlamasını umduğum bir günde. dişim kırıldı, ağzımdan kan kusmak istediğimde. bir sen kırılma diye sustum, kendime saygı duyduğumdan değil..."
"öteleyebileceğimiz bir zaman dilimi içerisinde, özgüvenimizi şevk ile biriktirip zevk ile harcayalım. ne de olsa elimize geçtiğinde hep harcıyorduk. bu kez de zengin taklidi yaparız..."
"gözlerim kalbimi hep kıskandı. çünkü kalbimin gördüğü gerçek güzelliklere karşın, gözlerim hep yapay ve sahte güzellikler gördü..."
"sessizliğimi yırtıp parçaladım tek başıma. sonra üzüldüm, hissiyatımı en derinden anlatabilen bu sükun olguya. her daim arkamda dururken, sanırım ihanet etmiştim ona..."
 
 

Kırık Bir Düş

bir düş vardı, yarım yamalak hatırladığım
kırık dökük anıların arasında hayatta kalmaya çabalayan
loş zihin odalarımda, eskimiş mutlulukların arta kalanlarıyla
bir gün daha kurulabilmek için mücadele eden
bir düş vardı
seninle, savaşa bir ayağı çukurda giren
ve dimdik ayakta kalıp yeniden dirilen....

kısa giriler...

"hayatın dayatmaları arasında sıradanlaşan benliğimi özel hissettirebilen yegâne varlıksın. beni ben yapan şey de zihnim ve ruhumda uyandırdığın hayranlık..."
"spastik bir aşk benimkisi. ne aşağılanacak ne de küçümsenecek türden. saf, çocuksu ve bitmek bilmeyen..."
Yağmurla çıktım sokağa ve kendime damlalara bıraktım. Her düşen damlayı yakalamaya çalışırcasına ellerimi uzandığınça açtım ve ellerimde dağılıp tekrar ufak damlalar haline dönüşmelerine izin verdim. Rüzgara aldırmadan, hasta olurum diye düşünmeyerek ne şapka ne bir mont aldım üstüme; tek derdim yağmurla dans etmekti. Normalde dans etmeyi beceremesem de, içten ve özgürce dans ettim, fütursuzca. Kimi kaçışıyor sağa sola ıslanmamak için, kimi elinde şemsiyesiyle yağmura aldırmadan yoluna devam ediyor, kimisi de bana bakıp gülüyordu. Belki deli sandılar, belki de başka birşey. Ama ben onların düşünceleriyle ilgilenmek yerine, kendimi en özgür hissettiğim şeyi yaptım. Çünkü hayat, esaret altında geçen bir hikaye. Çünkü hayat özgürlük kisvesi adı altında kişiye oyunlar oynamayı seven bir yalancı, bir düzenbaz . Ben ise umursamıyorum; ne hayatı ne de tanımadığım yargıç üsluplu insanları. Yaşanılacak şeyleri erteleyip, yarın yaparım diyerek hayat trenlerini bekleten ve beklemekten sıkılan hayatlarını kaçıranları. Gözümle gördüklerimden korkmadan basitçe üstüne gitmek ve arzuladığım düşleri paçasından bile olsa yakalamak tek umursadığım. Kaçırdıklarıma ağıtlar yakmak yerine, deneyipte kaybettiklerime 'boşver' demek daha makul gelir bana. O yüzden gözlerimi kocaman açtım, başımı gökyüzüne kaldırdım ve yağmurun gözlerime damlamasına müsade ettim. Rahatsızlık vermiyordu; elde etmek istenilen şeylerin çaba gerektirdiği düşüncesi sayesinde. Düşüncelerimi yıkadım, arzularımı temizledim; ruhumu kirleten dünyaya inat  benliğimi sterilize ettim. Gerçekten sahip olduklarımın elle tutulur şeyler olmadığını bir kez daha hatırladım. Ellerimle tutabileceğim tek şeyin ise sen olduğunu inkâr etmiyorum; sen bana ellerini uzattığın müddetçe...
ıssız bir sokakta uzun yıllar önce dikilmiş bir sokak lambası gibiyim. yaz, kış mevsim mevsim aynı yerde dimdik ayakta. kimi ilan yapıştırmış, kimi afiş bağlamış, kimi dibime çöp bırakmış. lambamın son kullanma tarihi geçeli ise bayağı zaman olmuş ama tekleye tekleye çalışmaya devam ediyor. ben ise tüm yalnızlığımla aynı yerde durmaya devam ediyorum; hiçkimsenin farkında olmadan...

kısa girilerim...

"varlığın da yokluğun da, uç noktalarda yaşadığım hayatımın terazisini dengesizleştiriyor. bir orta yol bulmak ne mümkün?.."
"Yatmadan önce 'düşlerimi' fırçalamayı unutmuşum. Sabah uyanıp aynaya baktığımda gördüğüm manzara; 'hepsi çürümüşler'..."
"gözlerimi kapatıp sessizliği dinleyeyim dedim. dedim ama aklımda kaos haline dönüşen sensizliğe karşı ayaklanan düşüncelerim o kadar yoğundu ki, gürültüden kendimi bile duyamıyordum..."
"patlayıp irinini dışarı atan sivilce de benim, onu sıkan parmak ta benim, acısı da benim. kötüsüyle de iyisiyle de bu "ben"im..."

24 Mart 2011 Perşembe

dünyaya çalışmak için mi geliyoruz? karnımızı doyurmak için mi? yoksa sevişmek için mi? peki mutluluk nerede? herşeye sahip olup sevinci yitirmek ise kaderimiz mi olmalı? tadından yenmeyecek bir tatlı gibi gösterdikleri dünyanın en acı biberden acı olduğunu farketmek ne kadar güç olabilir? bunu anlamak için ruhumuzu mu kaybetmeliyiz? yitip giden günlerin hesabını sorabilecek bir muhatap bulamayacağınızdan eminim...
bir yaprak düşün. aldanmaya müsait, saf ve tek başına. ilkbaharın yalancı güneşine kanıp açan, sonra yağmurla ıslanan. sonbaharla dalından kopan ve kuruyan, kaybolup giden. insan da onun gibi saf, kırılgan, aldanmaya müsait. zamanla çıkardığı derslele olgunlaşan, zamanı geldiğinde ise yerini terkeden. iki farklı yaşam biçimi ve bir o kadar benzer hikayelere sahip...

.....

henüz toprağın altına dahi işleyen yağmur suları kurumadan gelen güneşe aldanma. yağmur bu denli çok yağınca arkasından kavurucu bir sıcak gelmez. tıpkı yapma ihtimalin olmadığı şeyleri kendini boşlukta hissettiğin zamanlarda yapman gibi... küçük ve kısa mutluluklar derinine işleyen yaralarını kökünden silemez...
inanmasam da fallara, arada bir kahvemi içer,
faldan anlayana baktırırım fincanımı; neler var acaba diye.
tesadüf diyebilirsin, belki inanmayabilirsin de,
ancak hep aynı kelimeyle karşılaşmaya aşina oldum. aşk...

.....

insanoğlu, konu aşk olunca sahip olduğu zekanın yüzde on'unu kullanabilseydi eğer, mutsuzluğunu gizlemeye çalışan bu kadar çok hüzünlü kadın ve erkek olmazdı...

.....

yarım bıraktığın şeylerin üstünden çok zaman geçtiyse, döndüğünde kalanları bıraktığın gibi bulamayacağın ortada. o yüzden ardında kalanlara dönme, buna sebep olanın peşinden git. çünkü hayal kırıklıkları geride bıraktıkların gibi bayatlamaz.

14 Mart 2010

12 Mart 2011 Cumartesi

Ritüel

Gece sessizliğinin yarattığı uğultuyu duyamayacak kadar erken yatardın. Belki hayatın düzenine ayak uydurmaktan belki de alışık olmadığından. Bense, sen uyumadan uyuyamazdım. Sen rüyalara dalana kadar gözlerimi o karanlık odamızda kapalı tutar, nefes alıp verişini takip ederek uykuya dalıp dalmadığını anlamaya çalışırdım.Aradan geçen kısa bir sürenin ardından uyuduğunu hissedince gözlerimi açar, karanlık gecenin içinde yüzünü görmeye çalışırdım bütün gücümle. Sokaktan gelen cılız ışıkların sayesinde gölgelenen yüzünü farkettiğimde ise tüm dünyamın odak noktası oluverirdin. Dudaklarından ruhunu okur, göz kapaklarının ardındaki o derin hisleri görür ve teninin o saf duru güzelliğinden aşka doyumsuzluğunu güzel kokunla içime çeker, özümserdim. Yarın erkek kalkma derdim olsa da, ruhumu hassasiyetle doyurabildiğimce aşkınla doyururdum.

Uyruken her dönüşünde saçların yüzünü örtmeye çalışır, ben izin vermezdim. Seni yaşamaya engel olamazdı hiçbirşey bana. O kadar ki ritüel haline getirmiştim bu senden gizli aşk seanslarımı. Sana söylesem, belki büyüsü bozulacaktı. Belki sen de yapmak isteyecektin. Belki farklı bir ruh halimiz olacaktı. Ancak, bencil olabildiğim tek özel şeyimi paylaşamazdım, seninle bile. Bırakayım, aşkımı bil, kalbimi tüm şehvetin ve arzunla doldur, aşka doy aşka doyur. Ama dünyaya tek gelen ve gidecek olan ruhumun terbiyesi bana özel olsun...

6 Mart 2011 Pazar

çıkarlarını düşünmeyenler

"…çıkarlarını düşünmeyenler unutulacaktır. Her olayda bir kenara çekilenler gerçekten de bir kenarda kalacaklardır. Yaptıkları işlerin gizli kalmasını isteyenler, bunda başarıya ulaşacaklardır. Kimse, onların varlığıyla tedirgin olmayacaktır. Bir gün öldükleri zaman, arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı, bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanı bile, yedinci sayfada bir kenarda kalacak, kimsenin gözüne çarpmayacaktır. Hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarlarını otlar bürüyecektir. Mezarları bir kenarda kalmasa bile, büyük ve muhteşem anıtların arasına sıkışıp kaybolacaktır. Cennetteki muhallebicide de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklardır. Hayattan çıkarı olmayanların hayatı , çıkmaza sürüklenecektir. Kendini beğenmişliğin cezasını daha bu dünyadan çekmeye başlayacaklardır. Sıkıntılarını kimseyle paylaşmasını bilmedikleri için, yalnız başlarına ıstırap çekeceklerdir. Duygu alıverişinden nasipleri olmayacaktır. Duygusuz, hareketsiz, tatsız bir hayat yaşadıkları sanılacaktır. Çektikleri acılarla, yüzlerinin buruşmasına, saçlarının beyazlaşmasına izin verilmeyecektir. Güldükleri zaman sevinçli, ağladıkları zaman kederli oldukları sanılacaktır. Hayattan çıkarları olmadığı da asla kabul edilmeyecektir. Böyle bir yanlışlığa düşülmeyecektir. Aslında, hayattan çıkarları olduğu ispat edilecektir, çıkarlarını korumak için canları çıktığı halde, bunu beceremedikleri için, çıkarları yokmuş da birşey beklemiyormuşçasınagillerden göründükleri yüzlerine vurulacaktır. Onlar da bu saldırılara bir karşılık bulamayacaklardır. Kendilerini yokladıkları zaman, bütün ileri sürülenlerin gerçek olduğunu, hayatlarını boş yere harcadıklarını, ne yazık ki artık çok geç kaldıklarını onlar da açık ve seçik olarak göreceklerdir. İşte o anda dahi, delice bir harekette bulunmalarına, anlamsız bir hayatı anlamlı bir şekilde bitirmelerine göz yumulmayacaktır. Kendilerini öldüremeyeceklerdir. Onlara anlatılacaktır ki, böyle bir davranış bütün yaşamlarıyla çelişki içindedir, gerçekle ilgisi yoktur: Kendilerini öldürürlerse, onlar hakkında varılan isabetli yargıları çürütmek için gene boş bir çaba göstermiş olurlar. Bu hiçbir şeyi değiştirmez. Onlar, bu rezilliğe de katlanarak sürünmeye devam edeceklerdir. hayatlarıyla yanlış olanların ölümleriyle doğru olmalarına imkan var mıdır? Hayattan çıkarı olmamak, hem tanrının hem de insanların gözlerinde affedilmez bir suçtur; Gelişip yayılmaması için gerekli her türlü tedbir alınacaktır. Bütün tarih, bütün iktisat, bütün sosyoloji, bütün psikoloji, kısaca bütün lojiler, hayatın çıkarcılığa dayandığını göstermek için yırtınacaklardır, yırtınmalıdırlar. “Ben çıkarıma bakarım” diyeceksiniz, bunun için “babamı bile tanımam” diyeceksiniz. Kimseyi tanımayacaksınız; hele hayattan çıkarı olmayanları hiç!"

Tutunamayanlar ' dan alıntıdır...

Kış Güneşi

Karanlık ve bulutlu günlerin ardından gelen, berrak bir gökyüzü ve tüm kış o görkemli yüzünü bugüne saklayan, tüm ihtişamıyla içimi ısıtan güneş. Fazla vakit kaybetmeden soluğu deniz kenarında aldım. Hafta sonunu bulan bu sıcak gün ise insanları sokağa çıkmaya teşvik etmek için yeterli bir sebepti. Kalabalığın içine karıştım. Üzerime gelir gibi heryerden insan yağmuru... Plastik bir bardakta çay alıp oturdum bir köşeye. Sağ tarafımda boyama kitabı ve oyuncak satanlar, arkada çiçek satan romanlar, solda taksiler ve karşımda bir büfe. Kimi karın doyuruyo, kimi ekmek parasının peşinde. Sevgilisiyle günün tadını çıkaranlardan bahsetmiyorum bile. Çünkü onların yokluğu, yadsınamayacak bir eksiklik olurdu. Daldım biraz, gürültü ve seslerle.
Mutluluk ve arayışın ne boyutlarda sorgulanması gerektiği konusunda tereddütlerim vardı, evet, ama şu güzel günde düşünülecek belki de en son şeydi. Çünkü bu denli çok insan içinde bir tek mutsuz insan ben olamazdım. Ancak mutsuzluk sebepleri arasında kıyas yapmak gerekirse, kendimi herkesin dışında tutarım. Somut şeyler uğruna gözyaşı dökebilecek biri olmadığımdan kaynaklansa gerek. Ama hayatın her insanın bünyesinde yarattığı tepki bir olmuyor. Ya da insanların bakış açıları, öngörü ve hoşnut olma seviyeleri gibi. Hayatı göğüsleyebilme cesareti ise apayrı birşey. Bu yüzdendir ki, mücadele kelimesinin yanına en yakışan kelime "hayat". Soylu kraliyet ailelerinden tutun da evsizlere ve aç susuz insanlara kadar herkesin birleştiği ortak payda. Kimine altın tepside sunulur, kimine kese kağıdıyla. Birbirlerinden ayrıldıkları konu ise, kişinin bundan ne anladığı ve bununla ne yaptığıdır.
Oturduğum yerde derin derin düşünüyordum bunları, hep sorgulanan ögeler. Güneş inceden gözlerime vururken çayımın bittiğini farkettim. Sanırım daralmak için yanlış zaman olmalıydı. İklim uygun olsa da. Martılar ötmeye devam ede dursun; kasvetli evime döneyim bende...

9 Şubat 2011 Çarşamba

Arayış

Hiçbir işimin olmadığı, her zamanki sıradan günlerimden biriydi. Gece yarısına kadar iç çatışmalar, iç hesaplaşmalarla vakit geçirdikten sonra, aylardır uykudan mahrum bıraktığım bedenimi,yine geç bir saatte pek istekli olmasam da uykunun o şefkatli ve huzurlu ellerine teslim edivermiştim. Şans bu, pek nadir rüya görürüm. Yine şanslı bir günümdü.
Merdivenlerden çıkıyordum. Katlarında hiçbir kapının olmadığı, sıradan, dar sayılabilecek, dönemeçli olmayan bir apartmanda gibi hissettim kendimi. Işığın kuvvetli oluşu ve sönmek bilmemesi ise gözden kaçırılamayacak kadar garipti. Çıkmaya devam ettim katları, biraz korkarak, biraz da merakla. Ne koşar adım, ne de ağır aksak, alabildiğine sükunet içindeymişçesine devam ettim. Devam ettikçe her katta ve her adımda hiçbir farklılığın olmayışı ise içimi ürperten bir deja vu idi adeta. Merdiven boşluğundan bakmayı isterdim ancak boşluk yerinde duvar örülüydü. Bir ara soluklanmak istedim ve bu durumu anlamlandırmak adına düşümem gerekti. İçimde ise aradığım ancak bir türlü bulamadığım bir şeye ya ulaşacağım ya da yine erişemeyeceğim şeklinde bir his vardı. Aşağıya inmek ise kendimi cesaretsiz, korkak ve aptal biri gibi hissettirebilirdi. Hayır, bir başkasının gözünde böyle görünmek ile kendime böyle görünmek farklı olamazdı. Bu yüzden fütursuzca ilerlemeye karar vermiştim. Çıktım; yorulsam da çıktım. Ama bu yol bitmek bilmiyordu. Sanırım yetmişten fazla kat geçtim. Daha az da olabilirdi, çünkü sayabileceğimden fazlaydı. İki kat daha çıkmıştım, adımlarıma devam ediyordum ve bir anda ışıklar sönmüştü. Kas katı kesilmiştim. Olduğum yerde kaldım. Tam umudumu kaybederken tekrar gelmişti ışıklar. O an düşündüğüm ilk şey kobay farelerin labirentlerde oynandığı gibi biri veya birilerin de benimle oynadığıydı. Biraz kızgın ve hala biraz korkak adımlarla bu sonu gelmez yolu sürdürdüm. Yorgunluk çöküvermişti üzerime, sanki sırtımda bir yük var ve her bir merdiveni adımlarken bu yük artıyordu bu bitmek bilmeyen sıkıcı yolda. Artık umarsızca devam ediyordum, sırf kendimi kendi gözümde küçük düşürmemek için.

Yine diğerleri gibi aynı bir kata daha çıkmıştım. Bu katın üstünde de farklı birşey beklemiyordum. Merdivenlere bakarak ve biraz da dalgın gözlerle çıkmaya devam ettim. Sağa doğru döndüm ve merdiven bulmayı umduğum yerde bir kapı buldum. Çok heyecanlanmıştım, ellerim titriyordu. Sola doğru döndüm ve duvarda 'Kat 140' yazıyordu. Çok şaşırsam da mantıksız gelmiyordu, zira hangi kattan çıkmaya başladığımı bilmiyordum bu binaya. Kapıya döndüm, kolu çevirdim ve içeriye girdim. Bir hışımla daldığım bu yer loş ışıklı bir odaydı. Bir anda gözümden yaşlar akmaya başlamıştı. Daha nereye kadar sürebilirdi bu sıkıntı? İç sesimin savurduğu isyan içerikli cümleler dudaklarımdan dışarı fırlıyordu. O esnada bir ayak sesi duydum. Karşıdan gelen kişi bir kadındı ve bana "Hoşgeldin!" dedi. Dilim tutulmuştu resmen,cevap verememiştim. Bana doğru yaklaşıyordu ama bu yer o kadar karanlıktı ki yüzünü seçemiyordum. Sonra, "Geciktin. Sanırım neler olduğunu merak ediyorsun değil mi?" dedi. Ben sadece "Evet" diyebildim. "Yıllardır aradığın ama kimi zaman yüzleşmekten korktuğun, kimi zaman da ne olursa olsun diyerek bulmaya çalıştığın ve bulamadığın şeyin ucuna kadar geldin." dedi bana. Biraz merak ve şaşkınlıkla "Aradığım şeyin ne olduğunu henüz ben çözememişken bana beklediğimin ne olduğunu sen mi biliyorsun?" dedim. Kadın "Evet! Biliyorum." dedi. "Peki nedir?" diye sordum. Adeta ter döküyordum. Kalbim de hızla çarpmaya başlamıştı ancak yerimden bir adım kıpırdayamıyordum. Ve cevap verdi: " Aradığın ama bir türlü ulaşamadığın şey benim. İdealinde kurduğun hayal, hırsın, hüznün ve sevincin benim." . Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Yüzünü göremiyordum halâ ve merakımdan ölebilirdim. Cevap vermeme şans tanımadan "Yaklaş bana." dedi. Küçük adımlarla öne doğru hareket ettim. Üç veya dört adım attım ve "Gel!" dedi. Adımlarıma devam ettim, umutlu ve mutlu gibi hissediyordum. Ona ulaşmama bir kaç adım kalmıştı. Yaklaştım, yaklaştım ve tam önüne geldim. Elimi yüzüne doğru uzatmayı düşündüm ama kararsızdım. Doğru olurmuydu bilemiyordum. Güldü. Ne kahkaha ne de zayıf bir gülmeydi. Sanki küstah bir gülümseme gibiydi. "Niye gülüyorsun?" diye sordum. "Ruhunun kokusunu alıyorum. Alabildiğine derin ve ufuk çizgisinden bile uzak koca bir kararsızlık denizinin dibine gömülmüş. Karamsar fikirlerin o kadar yoğun ki, zihninde kurduğun cümleler rahatsız edici bir gürültü yaratıyor." dedi. "Kimsin peki?" dedim. "Sanırım uzun bir süre daha bulamayacağın kişiyim. Kararsızlığının kokusundan bunu duyabiliyorum." diye cevap verdi ve bir anda ortadan kayboldu. İnanamadım. Bu kadar yol katettiğim ve sonunda eriştiğim şeyle yüz yüze gelmişken bir saniyede kaybetmiştim. Ağlamaya başladım, hem de çok yoğun bir şekilde. İçinde olduğum oda birden sarsılmaya başlamıştı. Deprem oluyordu galiba. Sarsıntının şiddeti gittikçe artıyor ve duvarlar çatırdamaya başlıyordu. Tavandan kopup düşen parçaların ardından bembeyaz ışıklar vuruyordu bu karanlık odanın içine. Çatlaklar arttıkça oda aydınlanıyordu. Galiba yıkılmak üzereydi bina. Bir kaç saniyede tavan çökecekti ve o anda sol tarafımda ki duvarda bir yazı çarptı gözüme. Alelade bir yazıyla duvarda yazan şeyi okudum: "Umut et, pes etme". Başımı tavana doğru kaldırdım ve gözlerimle en yakın bir çatlaktaki ışığa diktim ve huzuru hissettim içimde. O anda tavan, duvarlar ve zemin yerle bir oldu. Aşağı doğru düşüyordum bembeyaz bir ışık eşliğinde. Aydınlıktı her yer. Ve o an sakin bir şekilde uykudan uyandım. Gözlerimi açtığım da tavana doğru bakıyordum. Hafif doğruldum ve yatağımın yanında ki sehpayı farkettim. Dün gece doldurmak umuduyla üzerine bıraktığım kağıt ve kalem oldukları yerde duruyordu. Ve o an kendime dedim ki, "Cevaplanmayı bekleyen sorular sanırım şimdilik bitmeyecek. Karamsar bir zihin, beni umut ettiğim şeyin arkasından koşmak yerine durdurmaya çalışacak. Olmaya çalıştığım adam ile olunması gereken kişi arasında ki yapacağım tercih beni bu arayışta zorlayacak olsa da umut edeceğim. Çünkü bugün olmasa da bir gün mutlaka soruların cevabını bulacağım.".

Yeni gün neler getirecek bilmiyorum ama karşılamaya hazır olmadan geleceği göğüslemeye çalışmak hayata ve umutsuzluğa karşı mağlubiyetin habercisi olacaktır.